Gazetemizdeki “Sokağın Sesi” köşesinde Samim Lüle’nin “Bir Banka Öyküsü” başlıklı yazısı Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden John Steinbeck’in ünlü romanı “Gazap Üzümleri”ni hatırlattı bana.
Steinbeck, “Pulitzer Ödülü” almasını sağlayan romanında, 1929 yılıyla başlayan ekonomik bunalım sırasında, yaşadıkları yeri terk edip göç etmek zorunda kalan küçük toprak sahiplerinin dramlarını anlatır.
Küçük çiftçiler, dedelerinin kızılderilileri öldürerek yerleştikleri, babalarının yılanlar ve vahşi hayvanlarla uğraşarak ıslah ettikleri toprakları ekip biçerek yaşamlarını sürdürürken, ürünün kıt olduğu bir yıl bankadan kredi almak durumunda kalırlar. Kuraklığın da etkisiyle toprak giderek verimsizleştikçe biraz daha, biraz daha borç alırlar. Borçlarını ödeyemez hale geldiklerinde banka topraklarına el koyar. Şimdi, “kendi topraklarında” banka adına çalışmaktadırlar.
Günün birinde bankanın adamı gelir ve onlara toprağı terk etmelerini, başka yere göçmelerini söyler. Çünkü verim yeterli değildir. Oysa bankanın kâr etmesi gerekmektedir. Verimliliği artırmak için onların yerine traktör kullanacaklardır.
Öyle de yaparlar.
Çiftçinin biri traktör şoförünü öldürmek ister. Fakat bunun çare olmadığını hemen anlar. Kısa sürede başka bir şoför gelecektir. Banka müdürünü öldürmek ister. Fakat onun da yetkili olmadığını, emrin “yukarıdan” geldiği söylenir ona. Öldürecek sorumluyu bulamaz. “Peki ben kimi vuracağım?” diye sorar çaresizlikle, “Beni aç bırakan adamı öldürmeden açlıktan ölmek istemiyorum.”
Romanda anlatılan olaylarla Samim Lüle’nin yazısında aktardığı olayın trajik boyutu elbette kıyaslanamaz. Fakat “asıl sorumlunun ortalıkta bulunmaması” bakımından benzerlikler olduğu görülebilir.
Ayrıca Lüle’nin, yazısının başında atıfta bulunduğu diğer iki yazısı da birlikte düşünüldüğünde başka benzerlikler de bulunabilir.
O yazılarda Lüle bankalardaki yığılmayı, küçük bir işlem için insanların saatlerce beklemek durumunda kalmalarını eleştiriyor; bankaların yanı sıra, internet, televizyon yayın kuruluşları ve telefon şirketlerinin, çeşitli kampanyaları için cep telefonlarından vatandaşları aramalarının artık taciz boyutuna vardığını söylüyordu.
Aslında bütün bunlar çağa ayak uydurmak ve kârlarını artırmak isteyen kuruluşların yeni teknolojileri kullanmaya başlamalarının sonucudur.
Romandaki olayda yeni / ileri teknolojiyi traktör temsil ederken, yazılara konu olan olaylarda iletişim teknolojilerindeki yenilikler söz konusudur.
Böylece kuruluşlar pazarlama elemanı kullanmayıp insanlara cep telefonları aracılığıyla ulaşıyorlar. Hatta çoğu zaman bant kayıtlarıyla işi idare ediyorlar. Bir sorununuz olduğunda müşteri temsilcisine bağlanmak için dakikalarca uğraşmak durumunda kalıyorsunuz; hatta bazen ulaşamıyorsunuz.
Bankalar müşterilerini ATM’lere, internet ve telefon bankacılığına yönlendirerek personel sayılarını minimumda tutmak istiyorlar.
Peki toplumumuzun yüzde kaçı ileri teknolojiyi yetkin bir biçimde kullanabiliyor? Ve yüzde kaçı bu durumdan memnun? Sanırım sorunun kaynağı burada yatıyor.
Bu noktada yıllar önce okuduğum bir gazete haberi geliyor aklıma.
Sovyetler Birliği’nin dağıldığı, Orta Asya’da bağımsız devletlerin kurulduğu, gelişmiş ülkelerin gözlerini bu yeni pazarlara diktiği yıllardı.
Bir gün gazetede, “Japonlar Orta Asya’dan çekiliyor” diye bir haber okumuştum.
Japonlar, incelemeleri sonucunda, kendi teknolojilerinin bu ülkeler için çok ileri olduğuna karar vermişler ve işletme maliyetini düşünerek bu ülkelere teknoloji ihraç etmekten vazgeçmişler.
Evet, gün gelecek belki de bu sorunlar kalmayacak; fakat o günler gelinceye dek kurumların kârlılığı kadar insanların mutluluğu da gözetilmeli herhalde.


















