TARSU AVM’ye gidenler insanı farklı ölçülerde gösteren “Sihirli Aynalar”ı görmüşlerdir.Bir aynanın önünden geçerken kendinizi olduğunuzdan çok daha ince uzun görüyorsunuz; fakat iki adım sonrasında tam tersi, kısa ve kilolu olduğunuzu fark ediyorsunuz; bir başka aynanın karşısında ise bir bakıyorsunuz ki babayiğit biri olup çıkmışsınız…
Kısacası, o aynaların önünden geçerken, “iyi ki böyle değilim”, “keşke şöyle olsaydım”, “şöyle olsaydım da fena olmayacakmış” duyguları arasında salınıp duruyorsunuz.
O “Sihirli Aynalar”ın önünden her geçişimde Montaigne’i hatırlarım. Daha doğrusu, onun bir denemesindeki şu ifadesini: “Tabiatın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler: Çünkü hiç kimse akıl payından şikâyetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi lazım.”
Gerçekten de çoğu insan, boyundan, kilosundan, gözünün renginden, burnunun kemerinden, kısacası herhangi bir organından şikâyet eder, ama aklından şikâyet edene pek rastlanmaz.
Gerçi Türkçemizde, “Kişi kendini bilmek kadar arif olamaz” diye bir söz vardır. Kendini bilen, arif insan, iyi kötü aklının sınırlarını da bilir; kendi aklından şikâyet etmese de bilgili, başarılı insanları takdir eder.
İşte aklı takdir edilecek insanlardan biri de Montaigne’dir.
Sabahattin Eyuboğlu, “Denemeler”e yazdığı önsözde onun için, “Avrupa’ya serbest düşünmesini öğretmiş olan adamdır, demek fazla büyük söylemektir, ama böyle bir söz olsa olsa Montaigne için söylenebilir” diyor.
Devam ediyor Eyuboğlu: “On altıncı yüzyılda serbest düşünmek, babadan kalma, donmuş, su götürmez düşünce kalıplarını zorlamak, başka türlüsünü düşünmeyi kimsenin göze alamadığı inanışların doğruluğundan şüphe etmek, hastalıklardan dinlere, âdetlerden kanunlara kadar insan hayatının her yönü üzerinde kendi aklının ışığıyla yeni baştan fikir yürütmekti.”
Montaigne’in “Denemeler”i yazarken yaptığı da kendini tanıma çabasından başka bir şey değildir aslında.
“Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve kendimde, pek fena yetişmiş bir örneğini gösteriyorum”, der.
Fakat o kendini anlatırken tüm insanlığı anlattığının da farkındadır. Çünkü, “Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.”
Üstelik Montaigne bunu öyle güzel, öyle tatlı yapar ki, onu okurken, bir arkadaşınızla sohbet ediyormuş duygusuna kapılırsınız.
Ahmet Cemal’in tanımlamasıyla “biyografik denemenin yirminci yüzyıldaki eşsiz ustası” Stefan Zweig bu dünyaya veda etmeden önce kaleme aldığı son eseri “Montaigne”de bu duyguyu çok güzel ifade eder:
“Montaigne’i okuduğumda benimle olan, edebiyat ya da felsefe değil, ama bir insandır; beni kardeşi sayan, teselli eden, bana öğütler veren, anladığım ve beni anlayan bir insan. Denemeler’i elime aldığımda basılı kâğıt odanın yarı karanlığından yitip gider. Birisi benimle soluk alıp vermeye, yaşamaya başlar; yanıma gelen, artık bir yabancı olmaktan çıkmış, kendime dost kadar yakın hissettiğim biri olmuştur. Dört yüz yıl, bir duman gibi dağılıp gitmiştir: Artık benimle konuşan, … Bir dosttur, amacı bana akıl vermek ve kendini anlatmaktır.”
Aklına özenilecek bir başka büyük insan da Atatürk’tür. Onun Montaigne’in “Denemeler”ini okuyup okumadığını bilmiyorum, ama bütün yaptıkları ettikleri bir yana, İnönü’ün kızı Özden İnönü Toker’in anlattığı bazı anı kırıntıları bile aralarında bir düşünce akrabalığı olduğunu gösteriyor.
Geçenlerde okuduğum bir gazete haberinde Toker, çocukluğunda, Atatürk’ün kendilerine soru sormayı, söylenenleri hemen kabul etmemeyi, düşünmeyi, kuşku duymayı, merak etmeyi öğütlediğini söylüyordu.
Bildiğinden kuşku duymak, sorgulamak, soru sormak… Montaigne’in yaptığı da budur. Bunları yapabilen insan özgür insandır.
Keşke mümkün olsa da TARSU yetkilileri AVM’nin bir köşesine insanlarının akıllarının ne ölçüde özgür olduğunu gösteren aynalar da yerleştirseler.
Neyse halimiz, çıkardı falimiz…


















