Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’da okunan Nevruz mesajı beklenilenin ötesinde hükümetin söylemleriyle uyumlu çıktı.
Diyarbakır’da alanı dolduran yüzbinlerce kişinin ve orada olmamakla birlikte kalbi oradakilerle atanların coşkusu, her şeyden önce, 30 yıldır devam eden bir kanlı mücadelenin sona erme umudunun ortaya çıkmış olmasına bağlanmalıdır. Mesajın yurdun genelinde de temkinli bir umuda yol açtığı söylenebilir.
Mesajın hemen ertesinde gelen, İsrail’in “Mavi Marmara” baskını nedeniyle özür dilediği bilgisi ise tüm yurtta büyük bir sevinçle karşılandı. Hatta hükümette ve hükümeti destekleyen kesimde sevincin zafer coşkusuna dönüştüğü gözlendi. Nitekim Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu özürün kendiliğinden gelmediğini, nakış gibi işlenen bir dış politikanın sonucunda geldiğini belirterek kendisine “gereken” payı çıkardı.
Ancak özürün ABD yönetiminin etkin çabası sayesinde gelmesi ve Netanyahu’nun bizzat Başkan Obama’nın nezaretinde telefon etmesi bu konudaki değerlendirmelerin ister istemez ABD odaklı olmasını gerektiriyor.
Konuya bu açıdan yaklaşıldığında ilk söylenebilecek şey, Türkiye’nin, dünyanın lider ülkesi ABD açısından vazgeçilmez olduğudur. Peki, bu vazgeçilmezlik nereden kaynaklanıyor?
Zengin enerji kaynaklarına sahip ve biri (İsrail) hariç nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu ülkeleri istikrarsız. Bu istikrarsızlığa Irak’ta bizzat ABD işgalinin, Suriye’de Türkiye’nin de dahil olduğu ülkelerin bu ülkeye yönelik politikalarının neden olduğu da bir gerçek. Ne var ki, Arap Baharı’nın rüzgârının estiği ülkeler de istikrarı yakalamaktan henüz çok uzaklar. Buna karşılık, istikrarlı, ama Humeyni’den beri ABD karşıtı bir politika izleyen, İsrail’in varlığını tanımayan ve nükleer programında adım adım sona yaklaşan bir İran...
İşte bu durumda ABD’nin bölgeye yönelik politikalarında işbirliği yapabileceği ülke olarak, İsrail’in yanı sıra, tarihten gelen etkisiyle, iyi kötü demokrasisiyle, köklü devlet geleneğiyle, güçlü ordusuyla, model / örnek ülke olma potansiyeliyle Türkiye öne çıkıyor.
Gerçi Türkiye’nin de bir bölgesinde istikrarsızlık var(dı), ama giderilebilir(di). Nitekim giderilme yoluna girildi. (Bu yolun da önceden kotarıldığı anlaşılıyor).
Şimdi Öcalan’ın mesajının içeriğinden, İsrail’in özüründen ve ABD, İsrail ve Türkiye’nin bugüne kadar izledikleri politikalardan yola çıkarak gelecekte ne gibi gelişmeler olabileceğini, öncelik sırası gözetmeksizin tahmin etmeye çalışalım:
1) Türkiye’deki faaliyetleri sona eren PKK militanlarının bir bölümü İran’a, bir bölümü Suriye’ye yönlendirilir. İran istikrarsızlaştırılır. İsrail Türkiye’nin örtülü desteğiyle İran’a hava saldırısı düzenleyerek bu ülkenin nükleer altyapısını tahrip eder. İran’ın karşılık vermesi durumunda Malatya-Kürecik ve Maraş’taki patriot füze bataryalarına görev düşer. Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Irak benzeri bir otonom Kürt bölgesi yaratılır. Her iki bölge de kendi iradeleriyle Türkiye’ye katılırlar. Böylece “Büyük Türkiye” yaratılır. Yeni hazırlanacak anayasada Kürtleri tatmin edecek ifadeler yer alır. Ayrıca bazı kültürel hakların tanınmasının yanı sıra Güneydoğu Anadolu’ya belirli ölçüde otonomi sağlanır. “Büyük Türkiye”nin cazibesiyle Türk milliyetçileri Türkiye’deki Kürtlere tanınan haklar konusunda seslerini yükseltmezler. İmralı’yı, Silivri’yi, Hasdal’ı kapsayacak şekilde genel af çıkarılır; cezalarda indirime gidilir. Öcalan’ın cezası ev hapsine dönüştürülür. Bu gelişmelerin rüzgârıyla Başbakan Erdoğan düşlediği Başkanlık sistemine geçişi sağlar. Peki, Kürtler Türkiye şemsiyesi altında yaşamaya ne kadar süreyle razı olurlar?
2) İran’a yönelik gelişmeler aynen yaşanır. Yalnız yukarıdaki şıktan farklı olarak Esad devrilir; Suriye ve Irak toprak bütünlüklerini korurlar; ancak Türkiye ile çok yakın ilişkide olurlar. Türkiye’de Kürtlere yukarıdaki şıkta belirtildiği şekilde haklar tanınır. Türk milliyetçileri seslerini yükseltirler; ancak uzlaşma sağlanır, sorun çözülür. Diğer gelişmeler 1. şıkta olduğu gibi gerçekleşir.
3) Yurt dışı gelişmeleri 2. şıkta olduğu gibi gerçekleşir. Ancak Türkiye’de Kürtlere tanınacak haklar konusunda uzlaşma sağlanamaz; çatışmalar eskisinden de şiddetli bir biçimde yeniden başlar.


















