“Düşünen insanına, yazarına, çizerine bu kadar kinle bakan, hasım duygular içinde olan bir ülke daha olabilir mi? Türkiye bunlardan utanacak ama ne zaman bilemiyorum.”
Bu sözler oyuncu Nur Sürer’e ait. Ne var ki o bu sözleri oyuncu kimliğiyle söylemiyor. 68 kuşağının önemli isimlerinden ve şu anda hapiste bulunan Sarp Kuray’ın eşi olarak söylüyor. O kadar da değil; hapisteki gazetecilerin, hakkını arayan işçilerin, F tipindeki “insansızlaştırmaya” karşı tutuklu ailelerinin hukuk mücadelesine destek veren bir aydın kimliğiyle söylüyor.
Gazetede Sürer’in sözlerini okuduğumda, kısa bir süre önce okuduğun “Kendi Heykelini Yapan Adam İlhan Selçuk” kitabını hatırladım.
Kitap, son yıllarda, “Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği”, “Tanıdığım Nazım Hikmet”, “Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak” gibi birbirinden önemli çalışmalarla okuyucunun karşısına çıkan usta gazeteci Orhan Karaveli’nin imzasını taşıyor.
Yazarın anılar, tanıklıklar ve belgelerle ördüğü “İlhan Selçuk” kitabı da her kuşaktan insanın okuyabileceği, zengin yaşam deneyimleriyle dolu, yine önemli bir çalışma.
Kitabı okuyup bitirdiğimde derin bir üzüntü duydum ve Nur Sürer’in yukarıya alıntıladığım sözleriyle ifade ettiklerine benzer düşünceler geçti aklımdan.
Hayır, üzüntüm, 12 Mart’ta Ziverbey’de işkenceden geçirilen, 2008’de ilerlemiş yaşına rağmen sabahın köründe alınıp götürülen, bir sandalye üstünde saatlerce sorgulanan İlhan Selçuk için değildi sadece. Onun şahsında, yakın tarihimizde aydınlar üzerindeki tüm baskıları, eziyetleri düşünmüştüm.
40’lı yıllarda dünyaya gelmemiştim henüz. Fakat o yıllarda aydınlar üzerinde uygulanan baskıları okuduklarımdan biliyorum.
Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin... Baskılardan nasiplerini alıp hapishanelerde konuk edilen(!) ünlülerden bazıları... Ve daha onlar gibi pek çok isim...
50’li yıllar...
Aydınlar üzerinde baskıya devam... Örneğin 6 – 7 Eylül olayları bahane edilerek solcu avı başlatılması... Aziz Nesin, Kemel Tahir, Hasan İzzettin Dinamo, Asım Bezirci ve daha pek çoklarının tutuklanması...
60’lı yıllar...
27 Mayıs’la açılan perde... Sonrasında Türk siyasi tarihinde derin yaralar açan olay... Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanın idamı...
70’li yıllar...
12 Mart Muhtırası... İlhan Selçuk, Mümtaz Soysal, Sevgi Soysal, Uğur Mumcu ve daha pek çok aydının tutuklanması... İşkenceler... Meclis’te Menderes ve iki bakanının idamına karşılık “rövanş” için kalkan eller... Deniz Gezmiş, Yusaf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamı... Mahir Çayan, Sinan Cemgil ve daha nicelerinin öldürülmesi... Doruğa çıkan aydın cinayetleri...
80’ler...
12 Eylül... Yüz binlerce gözaltı... Yüzlerce idam cezası... Binlerce yıllık cezalar... İşkenceler... İşten atmalar, vatandaşlıktan çıkarmalar...
90’lar...
Faili meçhuller... Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu cinayetleri...
Ve 2000’li yıllar...
Ergenekon, Balyoz, KCK, Hopa ve daha bir yığın isim altında davalar, davalar... Siyasetçi, gazeteci, öğretim üyesi, asker, öğrenci... Tutuklu yüzlerce insan... Cezaya dönüşen uzun tutukluluklar... Her iki “deneyimi” de yaşayanların belirttiğine göre 12 Eylül’ü gölgede bırakan uygulamalar...
Yukarıda sadece kamuoyunun yakından tanıdığı isimleri ve bildiği olayları hatırlatarak çok kalın çizgilerle ortaya koymaya çalıştığım tablo gerçekten ürkütücü, değil mi?
Bu tabloya bakıp düşünmeden edemiyor insan; Türkiye birikimli, donanımlı evlatlarını bir şekilde harcamasa, onların enerjilerinden yararlanmaya çalışsa durumu nasıl olurdu acaba?
Yani, bir anlamda, kendi ayağımıza sıkıyoruz.


















