:

:

:

Gitardaki Sentez

21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
Kurtuluş GÜRSES


 



Türkiye bu yıl Londra Kitap Fuarı’na konuk ülke olarak katıldı. Fuarda bir konuşma yapan yazar Adalet Ağaoğlu Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış bir ülke olduğunu söylemiş. 



Son romanı “Mel’un”da Selim İleri de, romanın kahramanı Sayru Usman’a, “... en büyük işkence Şark nedir Garp nedir bilmemektir. İki âlemin ortasında yaşıyorsun ve ikisi arasına sıkışmışsın, haberin yok!” dedirtir.



İki değerli yazarımızı buluşturan bu “sıkışıp kalmışlık” saptaması elbette doğrudur.



Ve bazıları bu sıkışıp kalmışlığın nedenini Cumhuriyet devrimlerine bağlarlar. Onlara göre bu devrimlerle Atatürk, köktenci bir biçimde toplumumuzun yönünü Batı’ya çevirmiş, böylece toplumumuz köklerinden, tarihinden kopmuştur.



Bu görüşün sahipleri, kısaca “Osmanlı modernleşmesi” denilen, Osmanlı’nın yüzlerce yıla yayılan Batılılaşma çabalarını unutmuş görünürler. Atatürk’ün devrimlerle yaptığı, Osmanlı modernleşmesini amacına ulaştırmaktan başka bir şey değildir aslında. Ancak o, Osmanlı döneminde olduğu gibi yüzeysel önlemlerle yetinmemiş, köktenci bir yolla hedefe ulaşmak istemiştir.



Sıkışıp kalmışlığın asıl nedeni Osmanlı dönemindeki birikimsizliktir. Koskoca imparatorluktan Cumhuriyet’e devredilen kitap sayısı, İlber Ortaylı’nın ifadesiyle, “30-40 bin kalem”dir.



Doğan Kuban da “Gelecek” adlı kitabındaki yazılarda Osmanlı’nın dünya bilimine, sanatına, felsefesine hiçbir katkısının olmadığını belirtir ve “Hiçbir düzlemde dünya ile bağlantı kuracak bir düşünce üretememişiz” der. Osmanlı’nın “hasta adam” noktasına gelmesinin nedeni budur.



İşte o devrimlerle bir an önce bu durumdan kurtulmak istenmiş, topluma dinamizm kazandırılarak atılım sağlanmıştır. O devrimlerin açtığı yolda ilerleyerek amaca ulaşabilmek için, takım tutar gibi Doğu ya da Batı yanlısı olmak yerine, hem Doğu’yu hem Batı’yı kucaklayabilmeliyiz. Bir başka deyişle, hem doğulu hem batılı olabilmeli ve bir bireşime ulaşabilmeliyiz. Sıkışıp kalmışlıktan kurtulmanın yolu budur. Bu da elbette birikim gerektirir. Henüz yolda ve öğrenme sürecinde olduğunu düşündüğüm toplumumuzda bu birikimin yavaş yavaş sağlandığının örneklerini görüyoruz. 



Örneğin kendisi de iyi bir müzisyen olan ve caz müziği yapan değerli gazeteci Sedat Ergin, geçenlerde “Hürriyet Pazar”da müzisyen Tolgahan Çoğulu’dan ve onun tasarladığı “Mikrotonal gitar”dan söz etti.



Ergin’in yazısından öğreniyoruz ki, Batı müziğinde bir oktav içinde, yani kalın do sesinden bir sonraki do sesine kadar eşit aralıklarla 12 ses var. Türk Musikisinde ise bir oktavda 24 ses bulunuyor. Dolayısıyla bizim müziğimizin ses yapısı daha zengin.



Gitarist Tolgahan Çoğulu Türk müziği eserlerini seslendirirken istediği sesleri çıkaramayınca bir arayışa girer ve sonunda her iki müzik türü için de kullanışlı “ayarlanabilir mikrotonal gitar”ı geliştirir.



Çoğulu bu gitarı geliştirdikten sonra uluslararası alanda büyük ilgiyle karşılanır. Aralarında ABD, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Singapur, Meksika’nın da bulunduğu 20’den fazla ülkeye giderek konser verir veya atölye çalışmasında bulunur. Pek çok ülkeden de gitara talepler gelir.



Kendisini şöyle ifade ediyor Çoğulu: “Benim esas beslendiğim yer anadolu. Ben bir tarz oluşturmaya çalışıyorum. Bir gitarist olarak Batı müziği eğitimim var ama makamlara, Anadolu’nun seslerine de çok büyük bir ilgim var. Tarz olarak dört eksen üzerinden bir şey yapmaya çalışıyorum. Bu eksenlerde Anadolu’nun sesleri ve makamları, bağlama teknikleri, klasik gitar teknikleri ve gitardaki vurmalı da dahil olmak üzere çağdaş teknikler yer alıyor. Yaptığım düzenlemelerde bütün bu eksenleri birlikte kullanmaya çalışıyorum.”



Türkiye’nin evrensel müziğe katkısının Doğu ile Batı’nın buluştuğu, birlikte var oldukları bir formattan çıkabileceğini düşünen ve entelektüel arayışında Doğu-Batı sorunsalının geniş yer tuttuğu Çoğulu, daha çok Doğu-Batı meselesi üzerine düşünen, kafa yoran romancılardan, özellikle Ahmet hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk ve Murathan Mungan’dan beslendiğini söylüyor.



Tanpınar’la ilgili şunları söylüyor: “Tanpınar, Dede Efendi de dinlerdi, Mozart’ı da çok iyi bilirdi. Proust kurduydu ama Yahya Kemal’i de okurdu. Olay geçmişi sıfırlamak değil, iki taraf da çok iyi bilinecek, her ikisi de çok iyi özümsenecek. Sonra zaten bir sentez yapmanın dert olduğunu düşünmüyorum. Ben de müzikte bunu yapmaya çalışıyorum. Hiçbir müziğe önyargılı değilim.”



Her alanda Çoğuluların çoğalması gerekir; Türkiye ancak bu şekilde zenginleşir ve zenginliğini dünyayla paylaşır; ancak bu şekilde güçlenir ve gücünü yansıtabilir.



Bu yazı toplam 10370 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
  • NEŞET ERTAŞ...22 Kasım 2023 Çarşamba 14:04
  • Demokrasi Bayramı21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Türkiye Ka(y)nıyor21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Hayatın Anlamı Üzerine21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Lezzetin Püf Noktası21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Ortadoğu’dan Sevgilerle21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Gitardaki Sentez21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Gündem Özel21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Bahri Toygar Sempozyumu21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Portakal Çiçeğindeki Cazibe21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Deli Balın Marifetleri21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Ekonomide Sıçramanın Koşulu21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Nevruz, Özür ve Sonrası21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Bahar Yazısı21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Erkan ile Sohbet21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Toplum ve Teknoloji21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Müslüm Gürses’in Katharine’i21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Kendi Ayağına Sıkmak21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • TARSU’nun Aynaları21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • CHP’li ve AKP’lilerde Karakteristik Davranışlar21 Eylül 2015 Pazartesi 09:21
  • Yeni Doğuş Gazetesi ©1986 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
    Oluşturma süresi(ms): 3