Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2012 yılının ekonomik verilerini açıkladı. Buna göre ekonomimiz geçen yıl yüzde 2,2 büyümüş.
Bu oran, yüzde 4 olarak belirlenen, daha sonra yüzde 3,2 olarak revize edilen hedefin tutturulamadığını gösteriyor. Kişi başına düşen gelirimiz ise 10 bin 504 dolar olmuş.
Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, 2023 hedefimizin ilk 10’a girmek, 2 trilyon GSYH’ye çıkabilmek olduğunu, bunun için de an az yüzde 6 – 6,5 hızla büyümemiz gerektiğini, iç talebin ve net ihracatın katkısı ile bunu yapacağımızı söylüyor.
Geçtiğimiz günlerde toplanan “Uludağ Ekonomi Zirvesi”nde bir konuşma yapan Boyner Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ümit Boyner, “Türkiye’nin yapması gereken, verimlilik tabanlı büyümeye geçmek. Yani yüksek katma değer yaratan, yurt içi talebe dayalı olmayan ve yurt dışında Türkiye’nin rekabetini artıracak bir büyüme ve üretim modeline geçmek” diyor.
Aynı toplantının bir başka katılımcısı Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı da, Türkiye’nin son yıllarda ihracatını büyük oranda artırdığını, ancak önemli olanın bunun Türkiye’yi gelecekte ileriye götürüp götürmeyeceği olduğunu ve ihracatçılarımızın yeni teknolojili ürünleri ihraç etme konusunda ilerleme kaydedemediğini belirtiyor.
Rastlantı bu ya, bu bilgilerin basında yer almasından hemen önce “Cumhuriyet Bilim Teknoloji”de B. Ali Eşiyok imzalı, “Türkiye Teknolojinin Neresinde?” başlıklı bir makale yayımlandı.
“Toplam imalat sanayi ihracatı içerisinde düşük teknoloji içerikli ürünlerin payının yüksek olması, zamanla ülkenin ‘fakirleşerek büyüme’ sürecine neden olabilmektedir” diyor Eşiyok ve ekliyor: “Bu çerçevede bir ülkenin kalıcı ve sağlıklı bir büyümeye sahip olmasının olmazsa olmaz koşullarından en temel olanı, ileri teknoloji içerikli üretim ve ihracat yapısına sahip olmasına bağlı gözükmektedir.”
Oysa bu konudaki karnemiz iyi değil maalesef.
Yazarın Dünya Bankası veri tabanından hareketle oluşturduğu tablodan anlıyoruz ki, 2010 yılı itibariyle Türkiye’nin yüksek teknoloji içerikli ürünlerinin toplam imalat sanayi ihracatı içerisindeki payı yüzde 1,9. Aynı oran “sanayileşmeye sonradan katılan” Çin’de yüzde 27,5, Brezilya’da yüzde 11,2, Hindistan’da yüzde 7,2. Güney Kore’nin 2009 yılı verisi ise yüzde 28,7 gibi çok daha yüksek bir oran.
Yazar 1980 sonrası gündeme gelen ‘ihracata dayalı büyüme modeli’ altında önemli gelişmeler sağlanmasına karşın Türkiye’nin ihracatında hâlâ tekstil, dokuma ve gıda gibi teknoloji içeriği düşük ürünlerin önemli yer tuttuğunu belirtiyor.
Bu durumdan kurtulmanın yolu, malum, “...teknoloji düzeyi yüksek ARGE yoğun sektörlere yönelik yapısal bir dönüşüm...” gerçekleştirmek.
Maalesef bu konudaki karnemiz de başarılı değil.
2009 yılı itibariyle Türkiye’nin GSYH’den ARGE’ye ayırdığı pay yüzde 0,85. Aynı oran 2008 yılı itibariyle Çin’de yüzde 1,47, Güney Kore’de yüzde 3,36.
Bir ülkenin Ar-Ge ve teknoloji geliştirme kapasitesinin yansıdığı bir gösterge de aldığı patent sayısıdır. 2009 yılı itibariyle ülkelerin AB, ABD ve Japonya patent ofislerinde dosyalanmış patent sayıları şöyle: Bezilya: 58, Hindistan: 161, Çin: 667, Kore: 1959, Türkiye: 24.
Görüldüğü gibi, söylenenler ve veriler hiç de iç açıcı bir tabloya işaret etmiyor. Hükümet de durumun farkında olduğu için GSYH’den Ar-Ge faaliyetleri için ayırdığı payı artırmaya gayret ediyor. Ancak bu pay ne kadar artırılırsa artırılsın kısa sürede sonuç alınması beklenmemelidir. Çünkü bir süreç işidir araştırma. Bilginin üretilmesi, o bilginin teknolojiye dönüşmesi zaman alır.
Ayrıca madalyonun bir de öbür yüzü var elbette. Bir ülkede bilim ortamının gelişmesi, bilgi üretilmesi, yeni teknolojiler yaratılması insanlardaki yaratıcılığın ortaya çıkmasına bağlıdır. Bu da bir iklim sorunudur.
O iklim çağdaşlığı, hoşgörüyü, düşünce ve ifade özgürlüğünü, korkusuzca her şeyin sorgulanabilmesini, bağnazlıktan arınmış olmayı gerektirir.
Sizce Türkiye’de böyle bir iklim var mı?


















