Pers İmparatoru Darius ölür, yerine büyük oğlu Artakserksis geçer. Bugünkü Salihli yakınlarındaki Sart kentinde satrap (vali) olan küçük oğul Kyros durumu kabullenemez.
Büyük bir ordu toplayarak ağabeyini tahttan indirip yerine geçmek üzere yola çıkar.
Güzergâh boyunca ordusuyla ilerleyen Kyros, “büyük, güzel, suyu bol, her türlü ağaçları ve asmaları çok olan” ve “pek çok susam, darı, buğday ve arpa” yetişen bir ovaya gelir. Ovada Kilikya’nın “büyük ve zengin” başkenti Tarsus yer almaktadır. Burada yirmi gün kalır ve sonra ordusuyla birlikte yoluna devam eder.
İki ordu M.Ö. 401 yılının Eylül’ünde Babil yakınlarındaki Kunaksa’da karşılaşırlar. Savaşta Kyros ölür. Sonraki çatışmalarda Kyros’un ordusunda paralı asker olarak yer alan Yunanlıların komutanları da ölür. Sokrates’in öğrencisi, tarihçi, filozof, asker, genç Ksenophon komutayı almak durumunda kalır.
Yunanlılardan oluşan ordu dönecektir; ama nasıl?... Geldikleri güzergâhtan dönseler aç kalma tehlikesi vardır. Çünkü gelirken geçtikleri yerleri çekirge sürüsü gibi tüketmişlerdir. Çaresiz, zorlu kış koşullarında Anadolu’nun doğusunu güneyden kuzeye geçip Trabzon’a ulaşmayı planlarlar. Sonrasını deniz yoluyla katedeceklerdir.
Öyle de yaparlar ve Karadeniz üzerindeki dağlara gelirler.
“Helen’ler dağa çıktılar ve bol bol yiyecek bulunan birçok köylerde konakladılar. Burada en tuhaflarına giden şey şu oldu: Birçok arı kovanlarına rastgelindi. Bunların ballarından yiyen askerler kendilerinden geçtiler; kusma ve sürgüne uğradılar, içlerinden hiçbirinin ayakta durabilecek hali kalmadı. Bu baldan az yiyenler sarhoşa benziyorlar, fakat çok yiyenler deli gibi oluyorlardı. Hatta birkaç kişi de öldü. Sanki bir yenilgiye uğranmış gibi, yerlerde insanlar serilip yatıyordu. Büyük bir korku hüküm sürüyordu. Fakat ertesi gün artık hiç ölen olmadı, hastalar da hemen hemen balı yediklerinin aynı saatte kendilerine geldiler. İki üç gün sonra da, tıpkı bir zehirlenmeden kurtulmuş gibi ayağa kalktılar.”
Bütün bu olayları “Anabasis” adlı eserinde anlatan Ksenophon bu balın kaynağı hakkında bir bilgi vermiyor. Fakat bugün biliyoruz ki, arılar bu balı Karadeniz Bölgesi dağlarında yetişen, ağaççık veya çalı formundaki “Mor çiçekli ormangülü (Rhododendron ponticum)” bitkisinin nektarından yapıyor. Nektardaki toksik bir madde, balın “deli” olmasına neden oluyor.
Zaman içinde yaklaşık 2300 yıllık bir yolculukla 19. yüzyıl İngiltere’sine gelelim.
Yazar Sir Arthur Conan Doyle, Sherloc Holmes diye bir karakter yaratır. Zekâsı ve bilgisiyle olayları aydınlatan dedektif Holmes’un maceraları birçok kez filmlere de konu olur.
2009 yılında yönetmen Guy Ritchie’nin çektiği Sherlock Holmes filminde ise “deli bal” bir kez daha karşımıza çıkar.
Filmin kötü karakteri, hapisteyken ölür. Doktorlar ölüm raporunu verdikten sonra defnedilir. Fakat daha sonra dirilir. Böylece hem hapisten kaçmış olur hem de insan üstü nitelikleri olduğu sanısı yayılır. Elbette kötülüklerine de devam eder. Ta ki, dedektifimiz engel oluncaya kadar...
Filmin sonunda Sherloc Holmes olayları nasıl çözdüğünü anlatırken, arıların Türkiye’nin kuzeyindeki dağlarda yetişen bir bitkinin çiçeklerinden yaptığı balın yiyende “geçici ölüme” yol açtığını söyleyerek, bu ölüp dirilme konusuna da açıklık getirir.
Geçtiğimiz günlerde “deli bal” yine karşımıza çıktı.
Gazetenin yazdığına göre, Balıkesir’in bir köyünde ikamet etmekte olan yaşlı bir çift İzmir’e evlatlarının yanına gider. Amaçları kanser tedavisi görmekte olan gelinlerine yardımcı olmaktır. Ancak gelin yaşamını yitirir. Yaşlı çift daha sonra, oğullarının, -mutlaka birilerinin önerisiyle- eşinin kanseri yenme çabasında yararı olur düşüncesiyle Karadeniz’den getirttiği baldan yer. Oysa bu bal “deli bal”dır. Eşlerden biri yaşamını yitirir. Öbürünün tedavisi sürmektedir.
Tedavinin olumlu sonuçlanmasını ve hastanın “dirilmesini” dilemekten başka ne gelir elden...


















